Rabbimiz Allah(CC), yer, gök ve tüm mevcudatı hak ölçüleri ile yaratmış, insanlardan yaşamlarını hak ve doğrulukla idâme etmelerini istemiştir. Böylelikle insanların her sözü ve her davranışı hak ve doğru olsun.
İnsanlığın içinde bulunduğu çirkef ve dehşet bu esaslardan ayrılmalarından, söz ve davranışlarında yalan ve uydurmalara yer vermelerinden meydana gelmektedir. Maalesef bu şekil yaşam insanları doğru yoldan ayırmış, hakikatlerden de koparmıştır. Doğruluğa her yerde sarılmak İslam ahlâkının ayrılmaz gereğidir. İslâmî toplumun esası; yalan ve yapmacıklarla mücadele etmek, hak ve doğruluk esaslarına dayanan erdemli yaşam ortamını oluşturmaktır. Bilinmelidir ki, kurtuluş ancak doğru amellerde bulunmakla mümkündür. Doğruluğun zıddı yalancılıktır. Yalancılık ne kadar iğrenç ise, doğruluk da o kadar iyi ve güzeldir.
Toplumlarda doğru ameller ne kadar çok olursa, selamet ve saadet o denli çok olur. Aksi halde yaşanan sıkıntıların ve güvensizliğin önü alınmaz. Yalancılık, davranışlardaki çelişki, aldatıcı ameller ancak ifsadı ve yok olmayı gerektirir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz "Rabbimiz Allah'tır" deyip de, dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin!" (Fussilet 30)
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe 119)
Hud Süresinin 112. ayetinde; "Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür"buyrulmaktadır.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Doğruluğa sanlın. Doğruluk kişiyi iyiliğe sev keder. Kişi doğruluğa sarılmakla Allah'ın indinde "Sadık olarak yazılır". Yalandan da sakınınız, yalan kişiyi hayâsızlığa sevk eder. Hayâsızlık ise sahibini cehenneme götürür. Kişi yalan söylemeye devam etmekle Allah indinde "Yalancı" olarak yazılır.” (Buhari edep 69,Müslim birr 103,104)
Doğruluk, kişisel ve toplumsal ilişkileri, ticari ve mesleki faaliyetleri, özel ve resmi görevleri yani, hayatın her safhasını kapsamalıdır. İşçi-işveren; amir-memur; hizmet eden-hizmet veren; alıcı-satıcı; eş, dost, arkadaş yani herkes, söz ve işlerinde doğru ve dürüst davrandıkça yaşanılan ortam cennet bahçesine döner. Yine doğruluk; İnançta, dilde, niyette, kararda, kalpte ve kanaatte olmalıdır.
Hayırlı insan olmanın, bereketin, güvenin, huzurun, mutluluğun yolu doğru olmak ve doğru davranmaktır. Cennet ameli doğruluk; cehennem ameli yalandır.
Peygamber efendimiz(SAV) şöyle buyurdular;
"Tehlikeyi doğrulukta görseniz dahi doğruluktan ayrılmayınız. Zira kurtuluş ancak ondadır" (Tergip ve't-Terhib)
Müslüman, sözü ve özü de doğru olandır. Kötü duygu ve düşünceden arınmış bulunmalıdır. Müslüman düşündüğü gibi konuşmalı, konuştuğu gibi olmalıdır.
Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor;
"Kişinin imanı doğru olmaz kalbi doğru olmadıkça. Kalbi doğru olmaz dili doğruları söylemedikçe." (et- Tergip ve't-Terhib)
Yine Rasulullah buyurdu ki:“Bana altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet'i tekeffül edeyim; 1- Konuştuğunuzu zaman doğru konuşun; 2- Söz verdiğinizde sözünüzü yerine getirin; 3- Emânete hıyanetlik yapmayın; 4- Apış aranızı koruyun; 5- Gözlerinizi harama kapayın; 6- Ellerinizi haramdan uzak tutun.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)
Mümin olmanın gereğidir doğruluk üzere yaşamak ve verilen sözde durmak. Bunun tersi olan yalan üzere iş yapmak ve sözünde durmamak ise imanla taban tabana zıttır. Konuşma özelliği sadece kendisine bahşedilen insan, doğruları konuşmak ve doğruluk üzere hareket etmek zorundadır. Gerçek dışı hususlar ile meşgul olursa ve bu onun hayat tarzı olursa, kendisine verilen eşrefi mahlukat olma özelliğine ihanet etmiş, insanlıktan uzaklaşmış, şeytana da yakınlaşmış olur. Verdiği sözde durmamak, antlaşmalara uymamak şeytani vasıflardandır. İnsan, yaratılışına uygun olan doğruluktan uzaklaştığı ölçüde imanından fire verir. Bu sebeple verilen sözlere, yapılan antlaşma ve akitleşmelere titizlikle uymak gerekir. Bir Müslümana yirmi kelimesinden on beşi yalandır yakışır mı? Değil onbeş, bir kelimesi dahi yalan olmamalıdır. Hiçbir çıkar ve menfaat ona yalan üzere iş yaptırmamalı ve yalan konuşturmamalıdır. Hakikat eri olmalı ve mümine yakışır vasıflar taşımalıdır. Çünkü “iman ile yalan asla bir arada olmaz.”
Deniliyor ki; adamın biri Harem–i Şerif'in kapısında durmuş hiç durmadan şu duayı yapıyordu:
"Ey doğrulara yardım eden, haramdan kaçınanları koruyan Allah'ım!"
Bu halini görenler ona:
"Sen başka dua bilmez misin?"
Bu duayı tekrar etmesinin sebebini şöyle anlattı:
"Ben KABE'Yİ tavaf ederken ayağıma takılan şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir torba. Şeytanımla imanım mücadeleye tutuştular. Şeytanım 'Bin altın çok büyük bir servet, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar' dedi. İmanım ise, 'Bu haramdır, boşuna saklama, sahibini bul, teslim et' dedi. Ben böyle mücadele içinde iken birinin sesi duyuldu.
–İçinde bin altın bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise versin, ona otuz altın vereyim. Bin haramdan, otuz helal hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce onu satın aldım. Aradan epeyce zaman geçti, bir gün çevremizde acayip kılıklı adamların peyda olduğunu gördüm. Bir iki gün geçince, bu adamlar kölemle konuşmaya başladılar. Benim bilmediğim bir lisanla konuşuyorlardı. Köleye neler oluyır diye sordum. Bana anlattı:
–Ben Mağrip sultanının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle savaştı ve kaybetti, bende esir düştüm buralara satıldım. Babam beni aylardır aratıyordu. Bu adamlara elli bin altın vermiş ki; beni buldukları yerde satın alsınlar. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evladın gibi baktın. Bundan dolayı memnun oldum. Bunlar beni satın alacaklar sakın aza razı olma, elli bin altın karşılığında beni sat.
Kölemin dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım. Bu kadar büyük bir servetle bir kısım mallar alıp Bağdat'a gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir gün bir tanıdığım çıkageldi ve bana:
–Falan yerde bir tüccar dostum vardı vefat etti, ay gibi güzel kızcağızı yetim kaldı gel bunu sana alalım, dedi. Ben de kabul ettim ve evlendik. Evimize çekilince, kızın getirdiği çeyizler dikkatimi çekti. Küçük kutuların içinde altınlar vardı. Sordum:
–Bu altınlarda neyin nesi?
–Bunlar babamdan bana kaldı. Dokuz kutuda yüz, bir tanesinde de yetmiş altın var. Merak ettim, bir tanesi niçin eksik, bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:
–Babam bu keseyi Harem–i Şerif'te kaybetmiş, bulan bir helalzade keseyi verince otuz altını ona hediye etmiş, geride kalan altınların hepsi buradadır.
Bunun üzerine ben Allah'a hamd ve şükürde bulundum, bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek olayı kızcağıza anlattım.”